İlk Not

İnsan İlişkilerine Dair Düşünceler
Yeni tanıştığımız insanlara yaklaşımımız, hayatımızın akışını ve ilişkilerimizin kalitesini derinden etkileyebilir. Acaba birine neye göre ve ne ölçüde değer veririz? Herkese eşit mesafede ve önyargısız yaklaşabilenlerden miyiz, yoksa ilk 15 dakikalık izlenimle karşımızdakini etiketleyip ona göre mi davranırız? Peki, tanımadığımız birini değerlendirirken hangi kriterleri kullanırız? Dış görünüş, ses tonu veya söylenen sözler mi? İnsan ilişkileri, bu kadar yüzeysel ölçütlere indirgenemeyecek kadar karmaşık ve derin değil mi?

Çoğu zaman, yeni tanıştığımız birini "zaman/değer" ekseninde sıfır noktasından başlatırız. Belki de ilk izlenimlerimiz veya önyargılarımızla bu noktayı biraz yukarı taşırız. Zamanla, karşımızdaki kişinin hayatımıza kattığı değerle doğru orantılı olarak, ona verdiğimiz değeri artırırız. Ancak, ilk tanışmada birine sorgusuz sualsiz ve önyargısız, mükemmel bir insanmış gibi yaklaşmak daha doğru olmaz mı? Evet, bu yaklaşım bazen suiistimal edilebilir. Ancak, insanlara en azından bir kez gerçek anlamda bir şans vermek, ilişkilerin başlangıcında sıfır noktasından başlamaktan daha anlamlıdır.

Elbette, bu başlangıç noktası, körü körüne bir güven anlamına gelmemeli. İlişkilerimizi belirli aralıklarla gözden geçirerek, hak edilen değerin korunup korunmadığını değerlendirmeliyiz. Eğer bir ilişki, değerini kaybetmeye başlarsa, sıfır noktasına ulaşana kadar dikkatli bir takip sürecine girmeliyiz. Sıfır noktasında bile, toparlanma için bir şans daha tanımak, insani bir yaklaşım olabilir. Ancak, bu ek süreye rağmen değişim olmazsa, o zaman o kişiyi hayatımızdan çıkarmak kaçınılmaz hale gelir.

İş hayatından aşka, arkadaşlıklardan aile ilişkilerine kadar hayatımızın her alanında insanlarla etkileşim halindeyiz. Ne yazık ki, olumsuz örneklerle olumlu örneklerden çok daha sık karşılaşıyoruz. Bu kadar çok insanla tanışmamız, "lüzumsuz" insanların sayısının fazlalığını açıklamaya yetiyor. "Ben herkesle iyi anlaşırım" veya "herkes beni çok sever" gibi Pollyannacı yaklaşımlara sahip olanlara da selam olsun. Elbette, her şey yolundadır...

Çoğu zaman, iyi niyetimizle gereksiz insanlara tahammül ederiz ve sonuçta zarar gören biz oluruz. Neden bize hiçbir değer katmayan, tek taraflı ilişkileri sürdürmeye çalışırız? Oysa etrafımızda değer verdiğimiz pek çok insan varken... Artık gözlerimizi açmalıyız. Sonsuz nezaketimizi bir kenara bırakıp, bu insanlara "hayır" demeliyiz. Unutmayalım ki, onlara ihtiyacımız yok; asıl onlar bize muhtaç. Bizim gibi insanlardan beslendikleri için hayatta kalıyorlar. Bırakalım, kendi benzerleriyle vakit geçirsinler. Unutmayın, bu dünyada gerçek ve özel olan sizsiniz, diğerleri ise sıradan...

Sonuç olarak:

Sıradan insanlar, arkadaşlığımıza layık değiller. Sıradan kalmak için adeta yarışıyorlar. Bu tür insanlar, kısa bir süre hayatımızda yer bulsalar da, sonunda elenmeye mahkumlar.

Onlarla karşılaştığınızda ne yapacağınızı biliyorsunuz. Maskelerinin ardına saklananlara bol şans dileyin ve hayatınızın senaryosuna onlarsız devam edin.


Kaçmak İstediğinde

Bazen hayatın yükü o kadar ağır gelir ki, altında ezildiğini hissedersin. Tek isteğin, her şeyi bırakıp uzaklaşmaktır. Dünyanın güzellikleri bile anlamsızlaşır, tek çıkar yol kaçmak gibi görünür. Ama dur, acele etme...

Sakinleşip derin bir nefes aldığında, aklına ilk gelenler en sevdiklerin olacaktır. Bir bir gözünün önünden geçerler ve kaçmak istediğin için pişmanlık duyarsın. Onları bırakıp nereye gidebilirsin ki? Aklın onlarda kalmaz mı, yüreğin sızlamaz mı onları düşündükçe? Göğsünde tarifsiz bir yangın hissedersin. Eğer sen de, yüreğinde elmas kırıntıları ve peri tozları taşıyorsan, önce onları düşünmediğin için kahrolursun.

Biliyorum, bazen kimse seni anlamaz ve dünyanın en önemli kişisi sensin. Bu konuda kendini ikna etmiş olman bile, içten içe haklı olduğunu düşündüğün anlamına gelir. Ama yine de, bu kadar abartmasan iyi olur. Sence de artık biraz büyüyüp sorumluluk almanın zamanı gelmedi mi? Hayat böyle bir şey işte, yaşamak böyle bir şey... Kendini sevdiklerin için feda etmedikten sonra, nereye kaçarsan kaç, saklanamazsın.


Geçmiş

Geçmişinden utanmak, ruhuna vurulmuş paslı bir prangadır. Çünkü sen, o çok uzaklarda kalmış sandığın zamanların, o derin izlerini taşırsın benliğinde. Farkında olmasan da, damarlarında dolaşan her hatıra, her duygu, her tecrübe, o geçmişin izlerini taşır. Geçmişinden asla yüzünü çevirme, çocuk. O senin en kıymetli hazinendir, ruhunun aynasıdır. Unutma ki, bir çınar ağacı ne kadar uluysa, kökleri de o kadar derindedir. Sen de geçmişinle kök salar, onunla büyürsün. Geçmişin, senin bugünün ve yarınının tohumlarını saklar. Onu kucakla ki, ruhun özgürleşsin.


Objektiflik İllüzyonu

İnsan, arzuları gerçeklikle çatıştığında bir tür çocuksu inada kapılıyor, bunu anlıyorum. Ancak öyleleri var ki, mutlak doğrunun yegâne temsilcisi olduklarına inanıyorlar. Sanki bu evrende akıl ve idrak sahibi olan yalnızca kendileri, geri kalan herkes ise birer gölge, birer kukla...

Kendilerini birer dev aynasında seyrederken, kültür, coğrafya, inanç, dil, ırk gibi farklılıkları küçümsemek, en büyük yanılgıdır. Bu, cehaletin ayaklara vurulmuş bir prangasıdır. Bu kibirli duruş, empati ve anlayışın önündeki en büyük engeldir.

Böylesi bir zihniyet, insanlığın zenginliğini ve çeşitliliğini reddetmek, kendi dar dünyasında hapsolmak demektir. Unutulmamalıdır ki, her insan, kendi benzersiz hikayesinin başrol oyuncusudur. Farklılıklara saygı duymak, onları anlamaya çalışmak, bizi daha bilge ve hoşgörülü kılar.

Kendini üstün görme yanılgısından kurtulmak, gerçek bir özgürleşme ve aydınlanma yolculuğudur.


Renk Cümbüşünde Yıkılan Değerler

"Jenga" denilen bir oyun var... Aynı boyda yontulmuş tahta parçaları, sabırla üst üste yükselir. Her bir parçanın çekilişi, bir özen gerektirir; her birinin yerleştirilişi, bir zarafet... Bu denge oyununda, bir yanda dikkatle hamle yapan, öte yanda kasten kaos yaratan iki ruh düşünün. Biri, kulenin zarafetini korumaya çalışırken, diğeri, kuleyi zamansız bir yıkıma sürükler. Belki son hamle, yıkımı gerçekleştirenin kendi yenilgisi olur; ancak asıl gaye yıkımdır, nihayetinde emeline ulaşır. İşte bu yıkım, hayatın sahnesinde yaşanan ciddi bir çöküşün yansımasıdır.

Sinema ve dizi dünyası, yükselen bir yıldız gibi parlıyor, lakin bu parıltılı dünya, kötü niyetli ellerde tehlikeli bir silaha dönüşüyor. Masum görünen günlük eğlenceler, toplumsal değerlerimizi kökünden sarsmayı hedefliyor. Bilinçsizce izlediğimiz o anların birkaç dakikasını bile sorgulasak, içimizdeki çöküşün yankılarını duyarız. Adını bile anımsamadığım bir dizinin kısa bir kesitine tanık oldum ve dehşete düştüm:

Bir evlat, aşkının esiri olmuş, babasını acımasızca azarlıyor, hatta ona el kaldıracak kadar alçalıyor. Aynı kızın patronu, bu kadına yasak duygular besliyor. Üstelik bu adamın, başka bir bağlılığı var. Patronun sevgilisi, bu kirli oyunu seziyor ve kızı uzaklaştırmak için, o sefil evlada para teklif ediyor. Düğün masraflarını üstlenme vaadiyle, melek maskesi takmış bir şeytan... Bunlar, sadece birkaç dakikalık bir karmaşanın yansımaları. Başınız döndü, değil mi? Çünkü bizler, bu kadar çürümüş değiliz. Bu ahlaksızlıklar, karanlık zihinlerin toplumda görmek istediği sahnelerdir. Peki, bizler bu denli yozlaşmamışken, neden bu zehirli tohumlar bize ekilmeye çalışılıyor? Cevap çok açık: Geçmişten miras kalan bir ahlak kulemiz var, o Jenga kulesi gibi... Ve birileri, kötü niyetli hamlelerle bu kuleyi yıkmaya çalışıyor, temeldeki en kutsal parçaları çekip alıyor.

Silahın her çeşidine karşı uyanık olmalıyız. Bazen düşman, zehrini tatlı bir şerbet kadehiyle sunar ve boğulmadan farkına varamayız. Eğlenmek için izlediğimiz yapımları seçerken, geçmişimizle, örfümüzle, insanlığımızla ters düşmeyen eserlere yönelmeliyiz. Bu değerleri yansıtan nice kıymetli yapıtlar var. Jenga'da kule yıkılırsa, tahtaları yeniden dizebiliriz; lakin bir milletin ahlaki mirası söz konusuysa, bu kutsal emanetin üzerinde oyun oynanmasına asla izin vermemeliyiz.


Bir yudum daha, bir lokma daha... Sağlığımıza fısıldanan veda busesi...

Sağlık, ruhumuzun en kıymetli mücevheri, bedenimizin paha biçilmez hazinesi. Çocukluğun kör kuyularında, farkında olmadan zehirli tatlarla, sağlıksız hazlarla tanışırız. Zamanın acımasız nehrinde akıp yaşlandıkça, kaybettiğimiz o saf iyiliği, o doğal dengeyi arar dururuz. Gelecek nesillerin ellerine, yaşamın pınarlarından süzülen sağlık iksirini sunmalıyız. Özellikle sporun kutsal ateşini yakmalı, bedenlerini ve ruhlarını bu ateşle arındırmalarını sağlamalıyız. Bunun için, önce kendi hayatımızın harabelerinde birer arkeolog gibi çalışmalı, köklü değişikliklerin tohumlarını ekmeliyiz. Ve vakit çok geç olmadan, sağlıklı yaşamın kutsal metinlerini birer hayat felsefesi olarak kalbimize kazımalıyız.


Kıymetlerimizin İzinde Yükselen Nesiller

"Ağaç yaşken eğilir" derler, bilgelik tohumları genç yüreklere ekilir. Dünyanın hangi köşesine giderseniz gidin, eğitimin ilk ışığı genç yaşlarda parlar. Küçük yaşta öğrenilenler, ruhun derinliklerine kazınır, geleceğin yol haritasını çizer. Doğrunun ve yanlışın, ahlakın ve vicdanın, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin ayrımını, her durumda sergilenmesi gereken vakur duruşu, paylaşmanın ve korumanın kutsiyetini, hatadan sakınmanın erdemini ve hata yapıldığında telafi etmenin onurunu, doğru yola yönelmenin huzurunu, erken yaşta güzel örneklerle öğrenen insan, geleceğin aynasında pırıl pırıl bir kimlik olarak yansır. Bu durum, sadece bireyin değil, toplumun ve tüm insanlığın ufkunu aydınlatır.

Lakin unutulmamalıdır ki, ağaç yaşken eğilir, ancak nereye doğru eğildiği de büyük önem taşır. Henüz saflığın ve masumiyetin hüküm sürdüğü kalpleri ve zihinleri eğitirken, bu hassas dengeyi korumak elzemdir. İnsan, yaptığı hatalardan sorumlu tutulur, ancak onu o hatalara sürükleyen geçmişi de en az onun kadar sorumludur. Bir insana, doğruluğun ve güzelliğin en nadide örneklerini sunarak, küçük yaşta yol gösterirseniz, gelecekte kalbi de zihni de kötülüğe ve yanlışa geçit vermez. Çünkü her doğan bebek, hayata tertemiz bir sayfayla başlar ve yetiştiği çevrenin, ona yol gösterenlerin eseridir.

Peki, bu noktada ne yapılabilir? Benim naçizane fikrim, dünya sahnesinde iz bırakmış erdemli şahsiyetlerin, olaylar karşısında sergiledikleri asil duruşları, günümüzün çalkantılı dünyasına uyarlayarak, çocuklarımıza öğretmenin denenmesidir. Böylece, gençlerimiz ve çocuklarımız, hayatın zorlu virajlarında nasıl davranacaklarına dair daha isabetli kararlar verebilirler. Bizler, her adımını örnek alabileceğimiz, gönül rahatlığıyla izinden gidebileceğimiz, gelecek nesillere miras bırakabileceğimiz sayısız değere sahip olduğumuz için ne kadar da şanslıyız. Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken, onlara pek çok bilgi ve beceri aşılıyoruz. Kuşkusuz, bilgi güçtür ve öğrenmekten asla vazgeçilmemelidir. Ancak, hayatın en kıymetli derslerini de ihmal etmemeliyiz. Ailede, okulda, çevremizde, önce kendimiz öğrenmeli, öğrendiklerimizi hayatımıza nakşetmeli ve sonra da bu kıymetli mirası gençlerimize ve çocuklarımıza aktarmalıyız. Öğretmekten ziyade, onlara öğüt verebilirsek bile, en katı kalpleri bile yumuşatabiliriz. Çocuk, ailesinden yeterli eğitimi almamış olsa bile, çevresi onu doğru yoldan saptırmaya çalışsa bile, yaşadığı olaylar aracılığıyla doğru örneklerle tanışırsa, her durumda nasıl davranması gerektiğini kavrayacak ve doğru insan olma yolunda emin adımlarla ilerleyecektir.

Eğer, yaşanabilir bir dünya özlemi çekiyorsak, bu özlemimizi tüm benliğiyle destekleyecek, aydınlık nesiller yetiştirmek, yine bizim ellerimizde.


Büyük Harf

Özel isimlerin ilk harfi büyük yazılır. İlk okul öğretmenlerinizin kemiklerini daha fazla sızlatmayın, öğrenin artık bunu :)


Harekete geç!

Durma, kıpırdan! Senin o narin nezaketin, bu acımasız dünyaya göre bir pasiflik kılıfı. Çünkü dünya, senin yüreğin kadar şefkatli değil.

Sonra pişmanlıkların dipsiz kuyusuna düşmeyesin diye, kaybetmek istemiyorsan, ilk adımı sen at. Git ve istediğini kopar gel. Hayat, her zaman sana ikinci bir tebessüm bahşetmez. Belki nadiren, o da şanslıysan, yüzüne ikinci kez güler. Ama çoğu zaman, seni ikinci kez gördüğünde, yabancı bir suret gibi geçer yanından. Hayata yabancılaşmak istemiyorsan, yerinde çakılı kalma, bir şeyler yap. Azimle çalış, var gücünle çabala. Emeklerin boşa gidecekmiş gibi hissetsen de, sakın geri durma, ilerlemeye devam et. Varsın, sonunda ellerin yine boş kalsın. Ama yüreğin, "Yeterince denedim, pişman değilim" diyebilsin. Her zaman kazanmak için, başarıya doğru koş. Kaybettiklerin, tecrübe değil, kaybettiklerindir. Seni mutsuz eden, yapamadıklarındır. Bil ki, o tecrübeyi yaşamamış olsan, senin için çok daha iyi olurdu. Yapman gereken, o hedefi başarmaktı. Anılarında, başarıyla taçlanmalıydı. Hafızanda, başarısızlık, pişmanlık veya mutsuzluk değil, zafer yankılanmalı. Başarmalısın ve bunu, doğruluktan ayrılmadan, elinden gelenin en iyisini yaparak gerçekleştirmelisin. "Keşke"ler, hep sonradan gelir ve gecikmiş pişmanlıkların kimseye faydası olmaz. Engellerin seni durdurmasına izin verme. Durma, harekete geç!


Sıranızı bekleyin.

Allah sıralı ölüm versin diyorlar ya, gülesim geliyor :) Yaşayan bütün insanların nufüs kayıt listesi zannediyor bazıları sırayı... Merak etmeyin zaten sırası gelen gidiyor :)


Türkçe

Dilimizi vatan toprağının kokusu sinmiş şivelerle seslendirdiğimizde, dudaklarımızdan dökülen her kelimeye burun kıvırıp bizi 'kıro', 'görgüsüz', 'dağlı', 'köylü' diye yaftalayanlar, aynı dilin soylu nağmelerini bir İngiliz aksanıyla duyduklarında, hayranlıkla 'medeniyet' sözcüğünü fısıldıyorlar. Ne acı bir tezat, ne hazin bir ironi! Bu nasıl bir hayat ki, kendi özümüzden utanırken, başkasının suretine hayran kalıyoruz?


Kartvizit

Hayatın sunduğu anlamsız armağanlar misali, bir kartvizit gibi düşüyor varlığın avuçlarıma. Ne bir anlam ifade ediyor ne de bir sıcaklık katıyor ruhuma. Sadece bir anlık nezaketin, bir zoraki gülümsemenin soluk hatırası... Tıpkı o ayıp olmasın diye cebime sıkıştırdığım, sonra da unuttuğum kartvizitler gibi...

Sen de öyle işte, hayatımın hiç de gerekli olmayan, fazlalık bir parçası... Bir köşede unutulmaya, tozlanmaya mahkum...

Günün sözü benden olsun: Ayıp olmasın diye aldığım kartvizit gibisin hayatımda...
N.M.C.


Sanatınız Batsın!

"Sanatçı" ha? Yüzlerine bakmaya mecalim yok, eşek derisi misali buruşmuş, ağızlarından lağım kokusu yükselen zavallılar... Yıllarca bize ne izlettiler, üç kuruşluk, içi boş yapıtlar. Koyun yokluğunda keçiye Abdurrahman Çelebi dedik, başka ne gelirdi elden? Beli bükülmüş milletin artistlik, maskaralık yapacak takati mi vardı? Yokluk içinde evlatlarımız doktor, mühendis, öğretmen olsun diye çabaladık. Bizden iyi olsunlar, gün yüzü görsünler istedik. Lakin ne oldu? Bir baltaya sap olamayan, içi boş ne kadar insan varsa, bu mecraya doluştu. Sanatınız batsın!


Tebrik... Peki, ya Samimiyet?

Gözlemlerim beni bir çıkmaza sürüklüyor. Hiçbir Hristiyan'ın, hiçbir Yahudi'nin, kısacası hiçbir "öteki"nin benim bayramlarımı benim ritüellerimle, benim edamla kutladığına şahit olmadım. Peki, biz Müslümanlar neden onların bayramlarını, onların inançlarına, onların ritüellerine bu kadar sadık kalarak kutlama gayretindeyiz? Bu riyakârlık değil midir? Bu samimiyetsizlik değil midir? Bu, kendi inancımıza ihanet değil midir?

Bu kutlamalar, bu sözde "hoşgörü" gösterileri, içtenlikten uzak, sahte bir gülümsemeden ibaret değil midir? Kendi özümüzü yitirmeden, kendi inancımızın sınırlarını aşmadan, "öteki"ne saygı duyamaz mıyız? Yoksa bu, içimizde bastırmaya çalıştığımız bir aşağılık kompleksi midir?

Yoksa bu bir çıkar ilişkisi mi? "Öteki"ne yaranma, onlardan bir şeyler bekleme çabası mı? Yoksa bu, kendi kimliğimizden, kendi inancımızdan utanma, onları "öteki"nin gözünde küçültme, değersizleştirme girişimi mi?

Bu bayram tebrikleri, bu yapmacık kutlamalar, aslında birer maske değil mi? Kendi kimliğimizi sakladığımız, kendi inancımızı gizlediğimiz, kendimize bile itiraf edemediğimiz bir maske...

Ne zaman bitecek bu samimiyetsizlik? Ne zaman özümüze döneceğiz? Ne zaman kendi bayramlarımızı kendi inancımıza uygun kutlayacağız? Ne zaman "öteki"ne, "sizin bayramlarınız sizin, bizim bayramlarımız bizimdir" diyebileceğiz?

Belki de bu soruların cevabı, her birimizin kendi içinde saklıdır. Belki de bu soruların cevabı, kendi kimliğimize, kendi inancımıza sahip çıkmaktır.

Unutmayalım ki, samimiyet, özümüzdür. Samimiyet, inancımızın temelidir. Samimiyet, insan olmanın gereğidir.


Kardeşim, selam olsun sana...

Bir yanda toprağa düşenler, Müslüman'ın tertemiz ruhları... Diğer yanda ise kan döken eller, Yahudi, Hristiyan, Budist, hatta inançsızın kirli pençeleri... Lakin ne hazindir ki, bu vahşeti işleyenlere "deli" derler, masum Müslüman'a ise "terörist" yaftasını vururlar.

Ey kardeşim, bu nasıl bir çarpıklıktır, bu nasıl bir vicdansızlıktır?

Selam olsun sana, ey dert ortağım... #HelloBrother


Sanalın Yaldızlı Kafesinde Ruhunu Mu Ararsın?

Kaç beğeniyle tartarsın değerini? Kaç takipçiyle ölçersin yüreğinin zenginliğini? Sanma ki kıymet, sanalın yaldızlı kafesinde, sayılarla yazılan bir destandır. Asıl olan, vicdanın derin sularında yankılanan o sessiz çığlıktır.

Bırak, milyarlar alkışlasın sözlerini, sahte tebessümlerle süslenen ekranlarda. Eğer vicdanın suskun kalırsa, yankılanan o alkışlar boş birer gürültüden ibaret kalacaktır. Unutma ki, asıl seyirci, yüreğinin en derin köşesinde saklıdır. Ve onun beğenisi, tüm sanal alkışlardan daha değerlidir.


Gecenin Karanlık Aynasında Bir Fısıltı: Üç Kısacık Saniye...

Ey dünya, senin hafızan bir balığınkinden bile kısa! Üç saniyelik bir ömrün yankısıdır sanki hatıraların. Anılar, birer su damlası gibi kaybolup gidiyor bilinmezliğin derinliklerinde. Dün yaşananlar, bir rüyanın soluk sureti gibi siliniyor zihninden. Bugünün coşkusu, yarının sisli perdesinde kaybolmaya mahkûm.

Ey koca dünya, bu ne acele, bu ne unutkanlık? Geçmişin izleri neden bu kadar silik, geleceğin umutları neden bu kadar uçucu? Yoksa sen, sadece anın tadını çıkarmayı mı biliyorsun? Yoksa sen, zamanın acımasız nehrinde sürüklenen bir yaprak mısın?

Bilmiyorum... Bildiğim tek şey, senin bu balık hafızanla, her şeyi unuttuğun...

Ama unutma ey dünya! Bu topraklarda, bu coğrafyada, balık hafızalıların unuttuğu nice şanlı zaferler, nice destansı kahramanlıklar yazıldı.

Malazgirt'te Alparslan'ın kükreyişi,

İstanbul'un surlarında Ulubatlı Hasan'ın sancağı,

Çanakkale'de Seyit Onbaşı'nın mermileri...

Bu destanlar, bu kahramanlıklar, senin o balık hafızana inat, asırlardır nesilden nesile aktarılıyor. Unutulmuyor, unutturulmuyor! Çünkü bizler, atalarımızın kanıyla sulanmış bu toprakların evlatlarıyız. Bizler, şanlı tarihimizle gurur duyan, geçmişimize sahip çıkan bir milletiz.

Sen unutsan da ey dünya, biz unutmayacağız! Biz, Türk'üz!


İdam

Kanunların keskin kılıcı, adaletin soğuk nefesi... İdam cezası, insanlık onuruna ihanet eden, vicdanları kanatan canavarların üzerinde parlamalıdır. Sapıklar, katiller, teröristler... Bu insan suretindeki mahluklar, işledikleri zulmün bedelini ödemedikçe, masumların feryatları dinmeyecektir.

Bir suçu işlemeye niyetlenenlerin zihnine, boyunlarına dolanacak o yağlı urganın ürpertici soğukluğu kazınmalıdır. İdam sehpaları birer birer kurulmalı, zalimlerin ruhlarına korkunun tohumları ekilmelidir. Bu alçakların canı pek tatlıdır, ölümün soğuk nefesini enselenlerinde hissedince, o kirli emellerinden vazgeçerler.

Eğer suçlulara hak ettikleri cezayı vermezseniz, mazlumların gözyaşları sel olur, adaletin terazisi bozulur. Zalimin yüzünü ise eşek derisine çevirirsiniz.


Kadın: Toplumun Ruhundaki İnci

Bir toplumu içten çökertmek, onun ruhunu karartmak isteyenlerin karşısındaki en sarsılmaz kale, kadındır. Kadın, bir milletin varlığını ayakta tutan en kutsal değerdir. O, eş, anne, evlat, kardeştir; hayatın dokusuna işlenmiş en narin, en kıymetli ipliktir. Bir pınarın en berrak suyu gibi, bir çiçeğin en narin yaprağı gibi, kadının varlığı özenle korunmalıdır. Onu incitmek, binlerce yıllık bir mirası, en nadide bir mücevheri kırmaktan farksızdır. Nasıl ki üst üste dizilmiş on ince kristal bardağı taşırken nefesinizi tutar, adımlarınızı dikkatle atarsanız, kadını da hayatınızda öyle bir zarafetle taşımalısınız.

Kadının en yüce ziyneti, ahlakının saf ışığıdır. Onun varlığını var eden her özelliğin temelinde, bu kutsal ahlak kök salmıştır. O ahlak tuğlasını, varlığının en altından çektiğiniz an, diğer tüm güzellikler, zenginlikler, soyluluklar anlamsız birer enkaz yığınına dönüşür. Bir toplumda kadının ahlakını bozmayı başarırsanız, o toplumun ruhu ebediyen yara alır, asla iyileşmez.

Ne yazık ki, dünya genelinde kadın, acımasızca bir nesneye indirgeniyor, asıl değerinden uzaklaştırılıyor. Bir içecek reklamında, bir araba tanıtımında, bir filmin ya da dizinin reyting savaşında, kadın bedeni hoyratça kullanılıyor. Sanki bir metaymış gibi, bir eşyaymış gibi, en mahrem yanları sergileniyor. Özellikle dizilerde/filmlerde kaşı gözü düzgün bir kadın, eli yüzü düzgün bir adam, bu sığ ikili, ne geleneklerimize, ne de göreneklerimize uyan ahlaksızlıkların başrolünde. Gençler, çocuklar bu çarpık manzaralara özendiriliyor, aldatılıyor. Sanki kadının bedeni ne kadar açıkta olursa, o kadar haz alınacak bir güruh varmış gibi, bir yarış sürdürülüyor. 1960'larda 70'lerin, 70'lerde 80'lerin, 80'lerde 90'ların, 90'larda 2000'lerin, 2000'lerde 2010'ların kadınlarını görenin yüzü kızarır, utançtan yere bakar. 2020'lerde ise utanma duygusu öyle bir yok oldu ki, 1990'ların dizilerinde hayat kadınını canlandıranlar bile, bugünkü bazı "örneklerin" yanında hanım hanımcık kalır. Geleceğin çirkin yüzünü bugünden görmek mümkün, çıplaklığın arsızlığıyla ar damarlarımızı sökecek gibi görünüyor.

Ey çocuklar, ey gençler! Gözünüzün gördüğü her şeye heveslenmeyin. Heves edilecek hiçbir yanı yok bu çöküşün. Ey kızlar! En gizli duygularınızı yazdığınız günlüklerinizi annenizden bile saklarken nasıl oluyor da kendinizi tüm dünyayla paylaşıyorsunuz? Kıymetli olan saklanır, kıymetsiz olan ulu orta sergilenir. Kimse son model telefonunu çöpe atmaz, ama marketten aldığı yırtık bir poşeti çöpe atarken tereddüt etmez.

Geçmişe dönüp bakın, sadece 100 yıl önce dünya böyle miydi? Çağ değişmedi, değişen biziz, özünü unutan biziz. Bir Nene Hatun'un resmine bakın, bir de bugünkü Instagram hikayelerine, TikTok videolarına. Kendi özümüzden nasıl bu kadar uzaklaştığımızı, atalarımıza nasıl ihanet ettiğimizi acı bir şekilde göreceksiniz. Bugün özendirilen İngilizlerin, Fransızların, Amerikalıların nineleri bile, 100 yıl önce böyle değildi.


Adalet

Ey dünya! Mazlumların özlemini çektiği adalet, bugün senin yeryüzünde bir hayalden ibaret. Türkler, Oğuz Kağan'ın o yankılanan feryadını, "Birlik olursanız, bu on ok gibi sizi kimse kıramaz," sözünü unutmuş. Müslümanlar ise Efendimiz'in o merhamet dolu çağrısını, "Müslüman, Müslüman'ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez," düsturunu çiğnemiş.

"Sizi Allah'a şikayet edeceğim!" diyen o masum yavrunun ahının bedelini nasıl ödeyeceksin, ey vicdanını yitirmiş dünya? "Yeni pijamamı kesmeyin!" diye haykıran o küçücük bedenin gözyaşlarının hesabını nasıl vereceksin? Adını sorduğunda, çaresizce "Bilmiyorum" diye fısıldayan o yetim yavrunun, "Kahvaltı ya da öğle yemeği yedin mi?" sorusuna verdiği o acı tebessümün acısını nasıl dindireceksin?

Günahsız birer melek olan bu çocukların feryatları, senin taşlaşmış kalbinde nasıl bir yankı uyandırmıyor? Hor gördüğün o insanların canlarının yanması, nasıl olur da senin umurunda bile olmaz? Yaptıklarının ve yapmadıklarının bir gün hesabını vermeyeceğini mi sanıyorsun? Ölen çocuklar, senin evlatların olmadıkça, senin için bir anlam ifade etmiyor mu? İçinin yanması için, senin de canının yanması mı gerekiyor?

Ey dünya! Bu zulmün bedeli, elbet bir gün ödenecek.


Sömürü Saltanatı!

Bu, ekonomik düzen değil, koca bir sömürü saltanatı! Adaletin terazisi nerede, vicdanın sesi nerede? Bu dünyada 1 USD = 1 VND veya 1 BYR veya 1 IDR veya 1 ZMK veya 1 TZS olmadıkça hangi adalet masalından bahsedebilirsiniz?

Güçlünün parası mı değerli, yoksa haklının hakkı mı? "Güçlüyüm, öyleyse param da değerli" mi diyeceksiniz? Bu mu medeniyet, bu mu insanlık? Bu, zulmün ta kendisi!

Ey vicdan sahipleri, bu adaletsizliğe dur demeyecek miyiz? Bu sömürü çarkını kırmayacak mıyız? Yoksa susacak ve bu zulme ortak mı olacağız?


Sevgililerin en Sevgilisi...

Efendim...
Yokluğunda gül kokundan mahrum kalan ümmetin Seni çok özledi...
Bir kez, sadece tek bir kez... Keşke zavallı gözlerimiz ömründe Seni tek bir kez görebilseydi Ey Sevgili... Sonra varsın ömrümüzün sonuna kadar bir daha göremeseydik hiçbir şeyi... Seni görebilen göz daha başka ne isteyebilir ki...
Bir kez bile olsa Medine'den esen rüzgârlar gülleri kıskandıran kokunu bize getirseydi... Varsın son nefesimiz olsaydı ama kokunu bir kez duyabilseydik...
Ümmetin seni çok özledi Efendim...
Bugün Senin doğum günün ama Sen yoksun ve biz Seni çok özledik Ey Sevgili...


Avrupa Birliği... Bir serap mı, yoksa ulaşılmaz bir düş mü?

"Avrupa Birliği'ne girmek ya da girmemek... İşte bütün mesele bu... Mu acaba?" diye soruyoruz, lakin bu basit bir soru değil, bir varoluşsal sorgulama. Asırlardır süregelen bir bilmece, bir muamma...

"Ne etseler de Türkleri Avrupa'ya sokamadılar!" diye haykırıyorlar. Halbuki tarih kitaplarının tozlu sayfalarını karıştırsak, görürüz ki Türkler Avrupa'nın bağrına nice defalar mührünü vurmuşlar. Lakin hafızalar tazedir, o eski zaferlerin yankıları hala kulaklarda çınlar. Belki de bu yüzden, önümüze dikilen o aşılmaz setler, o yıkılmaz duvarlar...


Üvey kardeşler...

Biz hep birilerine güzellemeler düzerek konuşuyoruz, incitmemek için en doğru kelimeleri seçiyoruz, kardeşim başta olmak üzere en güzel hitapları kullanıyoruz. Onlar öyle mi? Konuşurken ne saygı var ne insan gibi üslup, havlaya havlaya, parçamızdan kapa kapa konuşuyorlar.


Nece konuşuyorsun bebe?

Gecenin notu: Ekranlar ve sokaklar yarı İngilizce yarı Türkçe konuşan gerizekalı dolu, yazık!


Önce insan olmak lazım

Arabasının camından yola çöp atmak edepsizliktir, haysiyetsizliktir, şerefsizliktir, alçaklıktır, sığırlıktır. Keşke bu tür hayvanlara ceza kesmenin bir yolu olsa... "Ne de olsa arabadayız, bu hızda kimse bizi durduramaz, ikaz edemez" diye ağalar hepten rahatlar...


Radar

Seni çok sinirlendirmesine rağmen efendiliğini bozmamak için sabrettiğin insanlara bazen demek istersin ki: "Birden fazla yüzün var ama yüzsüzsün... İnsanları aldatmak için taktığın maskeyi ben en başından görüyordum. İşine gelmeyince nasıl metamorfoz geçirdiğini izlemek çok keyifli. İnsanlığımdan yüzüne gülüyorum, sen saklanıyorsun sanıyorsun. Toleransının sınırındasın..."


Başarı dediğin...

"I can't relate to lazy people. We don't speak the same language. I don't understand you. I don't want to understand you."
Kobe Bryant

Son dönemde yetişmiş çalışma etiği örnek alınacak nadir kişilerden biriydi.


Geri dön!

Hata, insan ruhunun derinliklerinden yükselen bir fısıltıdır. Yaratılışımızın hamuruna sinmiş, kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak asıl mesele, bu fısıltının yankılandığı vadilerde ne kadar süreyle kaybolduğumuzdur. Dönüşün hangi eşikten gerçekleştiği değil, dönüşün kendisi kutsaldır.

Geç olmadan uyan! Ruhunun labirentlerinde kaybolma. Pişmanlığın zehirli sarmaşıkları benliğini sarmadan, vicdanının çorak topraklarında çürümeden, dön! Çamurlu yolların karanlığından, bataklıkların derinliğinden, kurtar kendini. Yüksel, arın, yeniden doğ.

Unutma, her hata bir derstir. Her düşüş, yeniden yükselmek için bir fırsattır. Yeter ki, kalbinin sesini dinle ve doğruya doğru adım at.